Gönlüm Alaçatı’da kaldı

Alaçatı’ya yıllar önce gitmiş, buz gibi soğuk, turkuaz  rengi denizine bayılmış, kaldığımız Süzer Otel’in demodeliğine gıcık olmuş biri olarak, Bodrum’un yeri bir başka demiştim. O sözümü yıllar sonra geri alıyorum çünkü Alaçatı gerek mimarisi gerek yaşayanlarıyla bambaşka bir kimliğe bürünmüş. Birbirine çok benzeyen cumbalı evleri zevkli insanlar tarafından minicik butik otellere dönüştürülmüş, sanat kokan dükkancıklar açılmış, birbirinden zevkli kafeler ve restoranlar özellikle Hacı Memiş mahallesini süslemiş.

İnsanın sevdiği, fikirlerini paylaştığı dostlarıyla tatil yapması o tatilin keyfini daha da arttırıyor.17 mayıs tarihinde uçakla İzmir’e vardık, kiraladığımız arabayla Urla’ya uğrayıp sahilde çay keyfi yapıp, yol üstündeki pazarı da turladık. Pazardaki enginarların ve türlü türlü otların tazeliği bizi mest etti. Oradan ver elini Alaçatı…

Sedirli Ev’e vardığımız da evsahibemiz Zeynep Hanım bizi çok yakın dostlarıymış gibi karşıladı, dönüşte de arkamızdan su döktü tekrar gelelim diye. 6 odalı  bu minik evimize yerleşip, kendimizi sokağa attık. Adım başı yeni yeni açılan dükkanlar görüp  karıştırdık, butik otellerin içlerini gezip bir dahaki sefere burada kalalım dedik. Akşam olduğunda giyinip süslenip canım arkadaşımın önceden yer ayırttırdığı Alavya ‘ya gittik. Gecemiz biraz hüzünlü geçti, bu çok havalı mekanın mutfak çalışanları işi bıraktığı için aç kaldık, gece yarısı Ankara marşıyla güle güle kumrulu sandöviç yapan büfenin yolunu tuttuk.

Ertesi güne ev sahibimizin elleriyle hazırladığı kahvaltıyla başladık. (Evim dışında kaldığımda tek istediğim şey kaldığım yerin temiz olması ve biraz özenli olması burası fazlasıyla öyle) Sakızlı Türk kahvemizi havuz başında içtikten sonra, yollara düştük. Urla Şarap bağlarına vardığımız da vavvv dedik. Nefis uçsuz bucaksız bir üzüm bağı, çok güzel tasarlanmış alt katı tadım ve üretim, üstü sadece 2 suit odadan oluşan istenirse otel olarak kalınabilinen binasına, sahibinin zevkine  hayran kaldık. büyük bir keyifle şarap tadım dersimizi aldık, şarap ve zeytinyağ siparişlerimizi verip Özbekler köyünde balık yiyip Alaçatı’ya geri döndük.(Urla şarabın Vurla’sı çok leziz ve fiyatı uygun benden söylemesi) Dutlu Kahve’de kahvelerimizi içtikten sonra cicilerimizi giyip çok önceden rezerve ettiğimiz Asma Yaprağı adındaki meşhur lokantaya gittik. Tamamen emaye kap kacakla süslenmiş köyevinin bahçesinde, masadaki misafirler mutfağa gidip büyük tabaklardaki taze otlarla yapılmış yemeklerden sipariş veriyor çok şirin emaye ve ayaklı cam tabaklarla servis yapılıyor, insanlar yer bulmak için kapıda bekliyor.(Özgün,farklı ve itinalı olmak başarıyı getiriyor bence.) Çok keyifli, şaraplı, lezzetli yemeklerle dolu bir akşam geçirdik, darısı başınıza…

Ertesi sabah da güneşle uyandık, kızarmış ekmek, simit, otlu börek ve pişi eşliğinde kahvaltımızı yaptık, Hacımemiş mahallesini tekrar turlayıp, kocaman mor çiçekli enginarlarımızı aldıktan sonra, İzmir’e doğru yola çıktık. İzmir’e vardığımız da ilk iş öğle saati olduğu için eşimin daha önce geldiğinde bayılarak dil balığı yediği balık pişirici Veli’yi bulmak oldu. Test edip onayladığımız dil şiş ve salata afiyetle yendikten sonra Kordon’da güzel bir yürüyüş yaptık. 19 Mayıs tatili olduğu için yaşlı, çoluk çocuk , özellikle gençler sahildeki çimenlikleri doldurmuşlardı. Oturma yerleri sadece deniz kenarına yapıldığı için insanlar çimlerin üstüne uzanmışlar,yatarak sohbet ediyor, çoğu genç flört edip öpüşüyorlardı ve de en önemlisi kimse kimsenin umrunda değildi. İzmirin kızları güzel diyorlar ya bence küçük yaştan beri özgür oldukları için, yaptıkları hiç birşey saçları, makyajları, giyimleri basit durmuyor. Uzun yürüyüşün ardından Sevinç Pastahanesine gidip hem kahvelerimizi içip hem de etrafımızı izlemeye başladık. Dikkatimi çeken pastahanelerin tamamen gençlerle ve orta yaş üstü çok bakımlı bayanlar ve beylerle  dolu olması. Havada ki yaşam enerjisini  hissederek ve hiç bozulmamasını dileyerek havaalanı yolunu tutttuk. Arkadaşlarımızla çok keyifli üç gün yaşadık sanki bir hafta gibi, tavsiyem ufak 2/3 günlük ufak kaçamaklarla hayatın keyfini çıkarmak ve yenilenmiş bir ruhla işlerin başına dönmek….

Cezdim, Cördüm, Celdim

Her yıl gideriz deyip de,bir türlü gidemediğimiz, yerlerden birisiydi Karadeniz. Bu sene mutlaka gideceğiz dedik ve bizim gibi yürüyüş yapmayı seven bir çift arkadaşımızla ve fotoğrafkolik kızımızla  Bukla’nın  Karadeniz Yaylaları turuna kayıt yaptırdık. Heyecanla ekipmanları hazırlayıp (yazın ortasında bere, anorak, polar ve kalın eşorfman, dize kadar çorap ve yürüyüş için  baton  almak komik oluyor ama hepsi de işe yarıyor ) pazar sabahı Sabiha Gökçen Havaalanında buluştuk.1,5 Saatlik yolculuktan sonra Trabzon havaalanına vardık. Tur rehberimiz Muhammet bey ( kod adı Reis ) ve bir haftayı paylaşacağımız yeni 4 arkadaşımızla Sümela Manastırı’na doğru yola çıktık.

Sümela Manastırı Trabzon’un Maçka ilçesinin, Altındere köyü sınırları içerisinde. Sarp bir kayalık üzerine  yerden1150 mt yükseklikte inşa edilmiş Yunan Ortadadoks manastır ve kilisesi. Ulaşımı bir yere kadar arabayla sonrası meşakkatli bir yürüyüş gerektiriyor.MS 365-395 yılları arasında yapıldığı söylenen yapının dış görünüşü gerçekten büyüleyici.Kilise kısmında ise günümüze kadar inatla yaşamayı başarmış, çoğu yerine  yurdum insanının adını yazdığı freskler var.Fresklerin hikayesini bilen biri tarafından dinlemek çok keyifli etraftaki kalabalığın lüzümsuz konuşmaları ve fotoğraf çekmeleri olmasa. Sümela’nın dışardan güzel görünümünü seyretmek için büyük bir seyir terası yapılabilir, gidiş geliş yolu daha düzgün bir hale getirilebilir, hatta güzel bir teleferik sistemi konulabilinir diyorum eksik var mı diye soran olursa…

Sümelanın dönemeçli yollarından aşağı inip, yemek yerine ulaştık. İlk kez bir arada, aynı sofrayı paylaştığımız dostlarımızla tanışarak, gelen çorbalar hakkında yorum yaptık. Kara lahana ve mısır çorbası beğendik. Sıcak gelen mısır çorbasına sonradan yoğurt koyup soğuk yemek enterasan geldi. Hamsiköy sütlacına ise diyecek yoktu, eşim beraber yiyelim teklifini duymazdan gelmek işime geldi.

Ayder yaylasına vardığımızda, sıcak su kaplıcası ve birdolu ufak ahşap yapılı pansiyon ve oteller olduğunu görünce şaşırdık. Allahtan bizim kaldığımız Bukla oberj (küçük dağ oteli) onlardan ayrı ve en sondaydı. Karşımızda yemyeşil dağlar, şırılşırıl  akan su sesi ve üzerini ince bir tül gibi saran sis bulutu bizi mest etti. Akşam yemek sonrası terasta kurulan çilingir rakı sofrası ve Reis’in türk müziği ve yöresel ezgileri çaldığı kemençesi iyi ki gelmişiz dedirtti.

Fırtına Vadisi,Ayder,Pokut ve Sal yaylaları, Aşağı ve Yukarı Kavrun, Laz Yaylaları, Avusor Vadisi, Büyük Deniz , Küçük Deniz ile Karadeniz Gölleri, Zil Kale, Palavovit Şellalesi  kaldığımız bir hatfta içinde bazen ter içinde,bazen üşüyerek ve çamurlara batarak  saatlerce yürüyüp, manzarasına bakmaya doyamadığımız yerler.Yaylaların uçsuz bucaksız sessizliği,  minicik taş evlerde yaşayan insanların güleryüzlülüğü, taşların arasındaki rengarenk çiçekler hatta bu çiçeklerle beslenen tombiş inekleri seyretmek,bakkalımsı yerden çocuklar aldığımız gofret ve şekerlerin çocukları sevindirdiğini görmek bizi çok mutlu etti. Zaman buralarda bir yerde durmuş gibi, hiç bir şey için acele etmek yok, birara tek derdimiz nerede daha leziz böğürtlen buluruzdu,bizde ortama uyum sağladık.

Yaylalarda gezerken öğle yemeklerinde yayla evlerinde ağırlandık. Genel menü: kara lahana çorbası, kara lahana dolması, mısır ekmeği,hamsiköy sütlacı, muhlama ve telşehriye ile yaptıkları bir tatlı. Pokut yaylasında Firdevs Hanımın  hem otel olarak çalıştırdğı hem gruplara öğle yemeği verdiği yayla evinde yediğimiz ev baklavasını, elde açma böreğini unutmak mümkün değil. Son günkü Avusor yayla yürüyüşümüzün sonunda aç ve üşümüş olarak geldiğimiz ufacık yayla evinde kuzine sobada karşısında ısınıp,üzerinde pişmiş ısırgan çorbası, mısır ekmeği, halis tereyağ ile muhlama( mısır unu ve peynir ile yapılana kuymak diyorlar) ve yeni yapılmış taptaze yoğurt  bize dünyanın en güzel yemeği gibi geldi.

Hava çok güzel olmayınca rafting yapamadık, göllerde yüzemedik ama günübirlik  Sarp kapısından Gürcistan’a Batum’a geçtik. Ne yazık ki bizim sınır kapısı ne kadar bakımsız , keşmekeş içindeyse onlarınkinde o kadar düzgünlük ve temizlik vardı. Reisin ayarladığı minibüs bir gün önce patates ve soğan taşındığı için misler gibi koksa da   güle oynaya Batum’un kilometrelerce uzanan  parklar bahçeler yapılmış sahil kısımlarına hayranlıkla bakarak gezdik.İnsan eli ile yapılmış dünyanın 2. büyük botanik bahçesini akülü bir araçla hep beraber dolaşıp, bahçeli bir lokantada Gürcistan Şarabı ve Haçapuri denen peynirli pidesinden yedik Domuzeti çok kullandıkları için Gürcü mantısı veya et türü birşeye cesaret edemedik. Sovyet bloklarının yıpranmış blokları içimizi acıtsada, opera binası ve kiliseler, yeni yapılan şık binalar farklı bir ülkede olduğumuzu hissettirdi.Tesadüfen Türk Konsolosluğu’nun karşısında bulduğumuz Paris havalı kafe  Batum’u daha çok sevmemizi, kumar gazinoları ve gelişimi ile geleceğinin çok parlak olduğunu konuştuk. Geri dönüşte  kilometrelerce uzanan araç kuyruğunu görünce iyi ki  dönüş yolundayız dedik biraz uyuklayarak,birazda  teypde çalan karadeniz ezgilerine eşlik ederek otele döndük.

Geldi ayrılık vakti, çok farklı ve güzel bir seyahat oldu, en önemlisi güzel bir grup olup gezdiğimiz heryerin tadını çıkardık, inşallah yeni seyahatlarde görüşürüz..


Bozcaaada Keyfi

BEG0415.jpg

Bu bayram İstanbul gerçekten şeker tadındaydı,ulaşım kolay, alışveriş merkezleri sakin, sahiller huzur doluydu.Dokuz günlük bayram tatili çoğunluk tarafından değerlendirilmiş, Çeşme, Bodrum, Bozcaada, Antalya gibi gibi tatil beldelerimiz İstanbulluların akınına uğramıştı.

Biz bayramın üç gününü evde geçirip, iyice dinlendiğimize karar verdikten sonra, ne zamandır görmek istediğimiz Bozcaada yollarına düştük. Adaya ulaşım çok kolay değil, Ata Demirer’in Geyiklisine araba ile giderek, oradan da feribota binerek ulaştık. Dönüşte ise  o kadar yolu tekrar katetmemek için Bandırma’dan feribotla Aksaray’a  geçtik.

Ada ilk görüşte insanı çok cezbetmiyor,yemyeşil bitki örtüsü,bembeyaz evleri olan bir ada değil. Birkaç gün kaldıktan sonra ufacık çarşısına,domates reçeline, buz gibi deniz suyuna, eski rum evlerine, leziz şaraplarına, çiçek fırının damla sakızlı kurabiyelerine alışıyor huzur ve sükunete kapılıp adada yaşamayı düşlemeye başlıyorsunuz. Adanın en sevdiğim yanı dışardan gelen kreatif insanlar tarafından  özenle açılmış minik butik oteller ve pansiyonlar Bunlar içinde keyifle kaldığımız Latife Hanım Konağını, 9 Oda, Kallekiası, Katinanın Yerini önerebilirim. Daha tatil köyü havasında olan Çapraz ve Aral Çiftliği de çocuklular için bir alternatif.

Bozcaada son zamanlarda çok trendy olduğundan, rivayete göre bayramda  çoğu insan yemek yiyecek  ve kalacak yer bulamamış, sokaklarda kalmış. Gerçekten de ada lokanta ve kalacak yer açısından  yetersiz,o yüzden de fiyatlar almış başını gitmiş. Biz bayram sonrası gittiğimiz halde hala yoğunluk devam ediyor, rezervasyon yaptırmadan yer bulmak lokantaların arasında en az 3 tur dolaşmayı gerektiriyordu. Allahtan  ilk akşam bir arkadaş kıyağı ile Rum mahallesi’nin orada sıralı 3-5 lokantadan biri olan Simyon’da yer bulduk. Mezeler güzeldi, arkasından gelen balıklarda öyle, en arkadan gelen hesap ise hepsinden güzeldi. O hesap İstanbul’da en kral balıkçıda gelebilirdi ancak, sokakta salaş bir balıkçıda yenilen içki keyfi yapılmayan bir masada değil. Daha sonra kaldığımız otelin sahibi hanımlar balık ve içki için mutlaka pazarlık yapın dediler ama çok geçti.

 Gündüz Latife Hanım Konağı’nın terasında güzel bir kahvaltı yapıp, araba ile Ayazma’ya geçiyorduk. Ayazma, Mitoz,Akvaryum  adanın en güzel plajı olan yerler. Ayazma’nın  hemen yanında otelin özel plajında keyif yapıp öğle yemeğini de hemen o anda toplanıp yapılmış nefis  salata,bira ve köfte üçlemesi ile geçiriyorduk.

Kaldığımız 2. gün akşamı adı Bakkal olup  kendisi İtalyan lokantası olan şirin lokantada makarna yedik, hesap da pek şirindi! Son akşam sahideki balıkçıları dolaştık ve Koreli’ye karar verdik,  güzel mezeler yedik, balık fazlaca yağlanıp  ızgara yapılmıştı,  sahideki kediler bayram etti, yanımızda park olduğu için cayır cayır bağırıp oynayan çocuklarla da pek mutlu olduk. Çınar ağacı altında kahve  içip, dondurmalı peynir tatlısı yiyerek, domates reçeli ve şarap stoğu yaparak ertesi günkü yolculuğa hazırlandık. Son söz olarak şunu söyleyebilirim ki adanın gerçekten bir ruhu , bozulmamış tarihi bir güzelliği var, gelecekte daha da trendy olacağına eminim ama adanın gerçek sahiplerinin gelenleri fahiş fiyatlarla korkutmaması gerekiyor.

Kış geliyor, ben bu şezlongu  hasretle yad edeceğim…..


Amerika

Uzun süren ABD seyahati, ardından dizimin  menisküs olması ve tedavisi derken birtürlü yazmaya başlayamadım. Ama gezide de boş durmadım beğendiğim lezzetleri not aldım, fotoğraflarını çektim, Los Angeles’da BOTTEGA  LOUIE ye aşık oldum, hatta San Diego’da tesadüfen bir pazara daldım. Pazar bizim pazarlara pek benzemiyordu..! üç sokak boyunca rengarenk  çiçeklerin, minik şık kutularda sebze ve meyvelerin segilendiği, ev işi reçel,tart ve pastaların, kahvaltılıkların satıldığı, sokak başında genç müzisyenlerin şarkı söylediği, insanların eşlik ettiği, beylerin köpekleri ile köşedeki  kafede oturup dedikodu yaparken, hanımların alışveriş yaptığı huzur ve sükunetin olduğu tuhaf bir yerdi. Beğenmemek ve kıskanmamak elde değil. Onların bizde kıskacağı tek şey ise sebze ve meyve açısından çok zengin olmamız, tane ile almak yerine kilo kilo almamız diyerek kendimi avutuyorum.

Aşık olduğum Los Angeles’daki pastahane ise Bottega Louie. Ben pastahane diyorum ama kartında restaurant ve gourmet market yazıyor. Güzel tarihi bir binanın girişinde olan bu tertemiz kocaman yere girince ilk göze çarpan çeşit çeşit pasta, tuzlu tartların ve makaronların,kahvaltılıkların, durduğu, güler yüzlü insanların bembeyaz önlüklerle kahve servisi yaptığı pastahane kısmı. Orta kısımda ise açık mutfak ve gözünüzün önünde öğle servisi için salata ve sandöviç hazırlayan çalışanlar var. Öğle ve akşam yemeği için ise salonun açık mutfak kısmından sonrasına şık paravanın arkasında, beyaz örtülü masalar hazırlanmış. Siz  kahvaltı ederken işini bilen insanların sükunetle çalışmasını, hazırlanan tabakları gözünün ucuyla bakıp kontrol eden şefi izliyor, ahenk içinde, keyifle çalışmanın nasıl güzel birşey olduğunu görüyorsunuz. Bağırmak yok, stres yok, saygı var,temizlik var darısı başımıza.

Amerika da dikkatimi çeken diğer husus yemek için nereye giderseniz gidin  ufacık bir İtalyan lokantası veya çok trendy Çin lokantası dahi olsa sizi bir görevli karşılıyor yerinizi gösteriyor, herkes sabırla bekliyor, söylenmiyor bizdeki gibi canının istediği yere oturamıyorsun. Rezervasyon pek çok yer için şart. Çok beğendiğimiz LOUIE  e akşam gittiğimizde öyle bir sıra vardıki şaştık kaldık. New york da Çin mahallesinde ördeği ile ünlü bir lokantaya gittiğimizde ise 30 dakika bekledik. Hafta sonları neredeyse tüm lokantalarda yer bulmak imkansız. Oğlumun iş yerinin olduğu New Jersey’i çok sevdik. New York’a çok yakın olmasına rağmen şehir koşturmasının, yüksek binaların olmadığı, egzos ve klima sesinin duyulmadığı şirin bir yer. Burada cadde boyunca uzanan kadınlı erkekli çocuklu uzun sırayı görünce oğlum gülerek ufacık bir dükkanı işaret etti. Adı CARLO’S  BAKERY açılış tarihi 1910. Ç ok meşhur bir pastacıymış, tv de proğramı varmış, hafta sonları sıra 3 sokağı geçiyormuş.  Kapıda 2 koruma bekliyor içeri almak için ve adam o ufacık dükkanda bu işi yapıyor. Bizde olsa yanındaki üç dükkan alınır ve seri üretime dönerdi. Amerikalılar  çok tuhaflar değil mi?

Aklımda kalan bir diğer lezzet bombası yer ise Las Vegas daki Bellagio otelin içindeki JEAN PHILIPPE PATTISERIE. Çikolataları ve pastaları ile ünlü bu yerde sunumve görsellik o kadar güzel ki lütfen sitesini ziyaret edin, bana hak vereceksiniz. Las Vegas gerçekten  paranın gücüyle çölün ortasında yapılmış  sahte bir cennet. Ama o kadar ihtişamlı ve ölçüler o denli büyük ki hayran kalmamak elde değil.  Kumarbaz değilseniz bir kere gidip görmek lazım.

Bu günlük benden bu kadar, akşama sevdiğim dostlarım geliyor,  içkinin yanına birşeyler hazırlamak lazım.Haydi iş başına….